Solaklık ve Laiklik
Bir Solak Hikayesi
Okulun ilk günü.
Babamla birlikte yürüdüğüm yol bir çırpıda bitiyor.
Sınıfa çıkıyoruz. Babam gururlu; biricik oğlu okuyacak çünkü.
Yakın köylümüz öğretmene eliyle teslim ediyor beni.
Benim heyecanımınsa haddi hesabı yok. Siyah önlük giymişim, sanki bir günde boyum uzamış. Elimde basit bond çanta ve içinde boyalar, resim defteri gibi harika şeyler.
En çok çantamı seviyorum. Çünkü herkeste yok.
Ders başlıyor.
Hay aksi!
Her şeyi almışız; ama kurşun kalem çıkmıyor çantadan. Arıyorum, yok. Neyse, sorun değil. Boya kalemlerinin içinden siyah olanı kullanmak gibi dahiyane bir çözüm üretiyorum.
Öğretmenimiz tahtaya şekiller çiziyor, biz de aynısını deftere.
Öğretmen sıralar arasında geziyor. Bir ara da gelip benim tepemde dikiliyor. Nasıl çizdiğime bakıyor. Bende bir ciddiyet bir ciddiyet. Öff! İlk afferini almak üzereyim, hissediyorum.
Ama hayır. Öyle olmadı.
Eğildi. Kalemi aldı, diğer elime verdi; “bununla çizeceksin” dedi, yürüdü gitti.

Nasıl ama, diyemedim.
Yanımdaki önümdekilere baktım. Evet, onların hepsi o “diğer el” ile yazıyordu.
Önce dert etmedim. “Olsun, ben de öyle yaparım o zaman” dedim. Yırtık bir çocuğum, özgüven tavan doğal olarak.
Ama asıl elimle olduğu gibi olmadı işte.
Denedim, denedim, yok! Dehşet içindeydim.
Yemek sofrasında ablalarımla kaşıklarımız çarpışmaya başladığında öğrenmiştim solak olduğumu. Ama hiç önemsememiştim.
İlkokula başladığım o ilk gün, solaklığımın bir kusur gibi yüzüme çarpıldığı gün oldu aynı zamanda.
O “ilk gün” hafızama, hayatım boyunca yaşadığım en uzun gün olarak kazındı.
Bitmedi öğretmenin voltaları. Üstüne üstlük tepemdeki bekleyişleri ve o bekleyişe eşlik eden “aldık başa belayı” bakışları uzadıkça uzadı.
Benim bir umut “azıcık asıl elimle çizeyim öğretmenim, bak, çok beğeneceksin” bakışlarıma yanıtı, hep keskin “hayır” bakışı oldu.
Sınıfın mazotlanmış tahta zemininde ayakkabılarının çıkardığı ses, ve bana her yaklaştığında buna eşlik eden çocukların kalemlerini bırakıp izleyişi kabusa dönüştü.
Olmayacak bu iş. Babama gideceğim. “Ben gidiyorum” dedim topladım çantayı.
Ayaklandığımı görünce çantamı aldı ve kara tahtanın üstüne koydu yakın köylümüz, öğretmenimiz: Akşama kadar gidemezsin oğlum.
Küfrettim. Öyle böyle değil; bildiğin küfür.
Kâr etmedi, vermedi gece beraber uyuduğumuz çantayı. Mecbur oturdum.
Öğretmen kazandı, Ama bendeki düzgün ve güzel çizmek şevki, kısa sürede diğer elle “sadece çizebilmek” hedefine dönüştü. O enerji bitti, heyecan sıfırlandı.
Yıllar sonra Suç ve Ceza’da Raskolnikov’un ‘yüksek ve sarp bir kayalıkta, ancak iki ayağımın sığabileceği dar bir çıkıntıda, dört bir yanım uçurumlar, okyanuslar, sonsuz bir gece, sonsuz bir yalnızlık ve hiç bitmeyecek fırtınayla sarılmış vaziyette yaşamak zorunda olsam ve bütün ömrümce, bin yıl boyunca, hatta sonsuza kadar o bir karış toprakta durmam da gerekse, o şekilde yaşamak, şu anda bir saat içinde ölecek olmaktan çok daha iyidir’ sözleriyle bir kez daha yaşadığım o anda hissettiğim tek şey “bitsin de nasıl biterse bitsin”di.
O küçücük yaşıma kadar yaptığım her olumlu şeyde aferin alan ben, takip eden günleri, başımda azrail gibi bekleyen öğretmenle, her dersi “zili çalmayı unutan” nöbetçiye saydırarak geçirdim.
Eçiş büçüş yazmaya çalışırken geçti haftalar. Kaybettikçe kapandım içime.
Yazmayı beceremedikçe okumaktan medet umdum. Kötü yazıyordum; ama şakır şakır okuyordum kendimce. Heyecanlıydım. Nihayet gösterecektim kendimi.
‘’Hüdai oku bakalım.’’
Ayağa kalktım. Tahtada “Kemal topu at” yazıyor.
“Ke ke ke..”
Kemal diyemedim. Bir daha ke ke ke… Sınıfta çocukların acımasız gülmesi karıştı hayatıma.
Öğretmen de tedirgin. Okuyamıyor görünen bir ben varım sınıfta.
Bir gün peşimden izlemiş eve kadar. ‘’Hemşerim, oğlan geri kaldı okumada’’ dedi babama.
Babamın yüzü kireç gibi. ‘’Nasıl olur? Akşamları bana okuyor.”
Evet, sınıfta okuyamayan ben, afferin alabileceğim en garantili kişiye okuyordum ne varsa ve takdir açlığımı gideriyordum.
‘’Getir oğlum çantanı.’’
Bond çanta açıldı ve o gün okumadığım, okuyamadığım bölüm karşıma kondu. Çatır çatır okudum. Kemal, Talat ne varsa. Çünkü yanımda babam vardı. Güvendeydim.
Ortaokul sonuna kadar devam etti bu durum. Dersleri, sözlüye kaldırılacağım ya da okuma sırası bana gelecek diye korkarak geçirdim.
Oğlum denilerek yapılan her göz teması sonrası ‘’ Ege bölgesinin nehirlerini say bakalım” sorularını, öğretmenim öğretmenim sesleriyle kalkan parmaklar eşliğinde, öğretmen vazgeçene kadar susarak geçirdim.
Hep ne uzun sürerdi vazgeçmesi ve bütün sınıf da hep bilirdi cevabı mübarek.
Ben de biliyordum da.. ya kekelersem? Ya bütün sınıf bana gülerse…
Gözlerim tavanı sırayı tarardı anlamsız…
Nihayet gelirdi “otur” komutu. Böyle biterdi.
Solaklığımın kabusa dönüşmesi okul sınırlarını da aşmıştı bu yıllarda.
Bir gün düğün yemeğine gittik babamla. Büyük bir yer sofrasına oturduk. Kocaman bir kase çorba geldi, ortadan kaşıklayacağız. Ben asıl elimle daldım çorbaya; ama ikinci kaşıkta sakallı amca “o elle yemek yenmez, öbür eline al kaşığı’’ dedi.
Derin bir sessizlik… Yine herkesin bana baktığını hissettim. Babam girdi konuya: ‘’Hacı sana ne? İstediği elle yer yemeğini. Hangi devirde kaldık?’’
Yemek boyunca konu bu oldu. Babam çok küfrettiği için sakallı amca ve ona benzeyenler erken doydular. Öbür elimle denedim sorun olmasın diye. Yapamadım, döktüm çorbayı tepsiye konu tartışılırken. Boş getirip götürdüm kaşığı çaktırmadan.
Bitsin bu an da, nasıl biterse bitsin durumuydu yine.
Bir daha düğün mevlüt yemeğine gitmedim.
Durumu sezen Türkçe öğretmenim ‘’bol bol sesli kitap oku, çok faydasını görürsün’’ dediğinde, yol gösteren sempati duyduğum bir öğretmenim de olunca, çok da inanmadan bir umut daldım kitaplara.
Her şeyi kısa sürede çözmedi; ama en azından eşanlamlılarını bildiğim için sıkıştığımda kullandım oluşan dağarcığımı. Tamamen çözülmesi yıllarımı aldı.
Yıllar sonra işyerine gelen müşterinin kekemeliğini fark ettim. Benden beter yani. O derece.
Çay bardağı sol elinde olmasına rağmen kalemi sağ eliyle tutuyordu.
-Solak mısın?
-Evet.
-Neden sağla yazıyorsun?
-Öyle öğrendim. Yazıyorum, sorun yok.
-Ama solaksın!
-Öyle, ama değiştirdim. Zor oldu biraz.
-Peki, ilkokula gitmeden kekeme miydin?
Gözleri büyüdü birden.
-Nerden biliyorsun?
Anlattım ortak yönlerimizi. Bir daha ne uğradı ne de yolda göz göze geldik.
Geçenlerde uğradığım dükkânı, babası dokuz yaşındaki oğluna emanet edip namaza gitmiş.
Sohbet etmeye çalışıyoruz çocukla; ama fena kekeme. Sorduğum basit soruları yanıtlarken zorlandığında ben tamamlıyorum.
“Sen solak ‘mısın?” diye sormak istemedim.
-Hangi ayağınla top oynuyorsun?
Sol ayağını gösterdi.
-Hangi elle yemek yiyorsun?
Gururla, takdir bekleyerek sağ elini.
-Hangi elinle yazıyorsun?
Hoşnutsuzluğunu belli ederek sağ elini hafifçe kaldırırken yüzünü ekşitti “Olmuyo amca ya”..
H.Oral Akcura’nın yazdığı hikayeyi laikliğin 84. Yılına özel tüm solaklar için yayınlıyoruz.
Laikliğin kabulünün ve Anayasa’ya girişinin seksen dördüncü yılını kutlamadık malum nedenlerden dolayı. Cumhuriyet bir türlü ete kemiğe büründüremediği Laikliğin anlamını, bunun mağdurları çok yaşasalar da bilmezler nedeninin bu olduğunu.
Mağdur olanlar sadece solaklar mı? Fen ya da fizik dersinde evrimi-bilimi öğrenemeyen öğrenciler, bundan dolayı bilimsel Dünya’dan uzaklaşan toplum, hemşirenin babasının sondasını çıkarmayı – inancı gereği! – reddettiği için bunu yapan evlat, onu izleyen baba, kendisine dokunmadan muayene edilen hasta bunun mağduru değil mi?
Laiklik İnançla görevin çeliştiği duruma izin vermemektir. Yani hem karşı cinse dokumayacağım hem de doktorluk, hemşirelik yapacağım ikilemi olamaz. Hem bilimden, akıldan uzak dünyayı savunmayı kendime görev edineceğim, hem de öğretmenlik yapacağım. İşte buna izin vermemektir laiklik.
Bununla aşı bulamamak ve bir türü gelişememek arasındaki ilişki doğrudandır. Aşı üretmek istiyorsan, iyi üniversiteler istiyorsan, bağımsızlık istiyorsan, kısacası ülkenin gelişmesini istiyorsan olmazsa olmaz olan Laikliğin ta kendisidir.

